Ah şu spreyler!

[-]Normal[+]

Zamanın Milli Eğitim Bakanı, "Şu okullar olmasaydı Milli Eğitim'i idare etmek ne kadar kolay olurdu" gibisinden bir laf etmiş. "Ah şu spreyler olmasaydı şehirleri felaketten korumak ne kadar kolay olurdu" sözü herhalde bundan sonra siyası tarihimize geçmiş önemli sözler arasındaki yerini alacaktır.

İstanbul, son 80 yılın en büyük sel felaketlerinden birini yaşadı. Ayamama Deresi taştı ve bu birçok insanın canına mal oldu. Derenin islah edilmemesi isyan edilmesine neden olurken İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Tokbaş'ın işi spreylere bağlaması doğal olarak insanları da şaşkına çevirdi.

Bu spreylerin ozon tabakasını delerek küresel ısınmaya neden olup dünyanın dengesini bozduğu bir gerçek. Ancak Ayamama Deresi sıkılan spreyler nedeniyle taşmadı. Nedeni tamamen çarpık kentleşme ve dere yataklarına kurulan yüzlerce ev ve işyeri. Neden meseleyi akıl ve mantık çerçevesi içerisinde görüp de oralara yapı ruhsatı verenlere "Hangi aklın eseri ve nasıl bir mantık ürünü?" diye bir soru sorma ihtiyacını hissetmiyorsunuz. Yok eğer ev ve işyerlerinin ruhsatı yok da kaçak yapıysa o zaman da adama sormazlar mı Ayamama Deresi isyan edene kadar aklınız neredeydi diye?

Keşke birçok yere içki ruhsat vermeme, deniz kenarlarında içki içenlere ceza kesme gibi insanların manevi yönden daha dinç olmasını sağlamak veya vücuda zararlı olan içkinin kullanımı önlemek adına gösterilen ıslah hassasiyeti kadar Ayamama Deresi'nin ıslahı konusunda da aynı hassasiyet gösterilseydi diye dün çarşı içinde insanlar köşe başlarında konuşuyordu. İşi dönüp dolaşıp spreylere bağladığımızda biliyorsunuz ki hiçbir neticeye varamazsınız, ancak kendinizi kandırırsınız.

Ne yazık ki bütün bu olaylar dönüp dolaşıp garip ve gurabayalık. Hani şu kapısına odun kömür, pirinç, nohut, şeker, çay bırakılan insanlar! Bak yük aracından bozma servis aracında yedi çaresiz kadın azgın sel sularının minibüsü yutması sonucu boğularak can verdi. Onlar ki her sabah alacakları üç kuruş uğruna yollara dökülüp ekmek parası peşinde koşuyordu. Garip gurabanın makuz talihini değiştiremediğimiz, sırf oy uğruna Ayamama Deresi'ni kızdırıp canavarlaşmasına yol açtığımız sürece bu felaketler kaçınılmaz olur da, fatura her zaman garip gurebaya çıkar.

İnsanların gözlerinin önünde azgın sel sularına takılarak göçüp giden o alan acaba o kaderi hak etmişmiydi? Bakıyorum ki hep bir ağızdan böyle bir kader mi olur diye haykırdığınızı görüyorum da dere yataklarına ev ve işyeri yapılmasına göz yumanlara neden toplumsal bir tepki göstermiyoruz, onu da bilemiyorum. Bu çelişkiden kurtulmadığımız sürece doğanın dengesini sırf kendi çıkarlarımız uğruna bozduğumuz sürece Ayamama Deresi böylesine felaketlerle aymamıza neden olsa da neticede şahsi çıkarlar, siyasi rant kavgaları yeniden ön plana çıktığı anda derelerin isyanı devam edip sonunda şelaleye dönüşür. Faturalar da ağır olur.

Üç gündür Gölcüklü uyumadı. Nedeni Trakya ve İstanbul'da yaşanan büyük felaketler. Neden uyumadı, çünkü herkesin içine bir korku girdi. Kimi insanlar bir üst kattaki komşularının evine sığınarak olası bir tehlike anında tedbirli olmaya çalıştılar. Ancak sel uyarılarının geçmesiyle birlikte yine eski tas eski hamam kafasıyla hareket etmeye başladığımız anda Ayamama Deresi bilin ki bir dahaki tepkisini daha şiddetli gösterir.

Bak hiçbir zaman deprem olmaz diye düşünülen fay hatlarının geçmediği söylenen Konya'da peş peşe iki deprem olunca ahali geceyi sokaklarda geçirdi. Halbuki biz dört ve beş şiddetindeki depremlere alışık olduğumuz için sallandığımız anda umursamaz da olabiliyoruz. 17 Ağustos tabi ki Ayamama Deresi'nin şiddetinin binlerce kat fazlasıydı. Şimdi herkes elini vicdanına koyup düşünsün bakalım 17 Ağustos bizi aydırdı mı yoksa ilk günün korkusunun şiddeti ilerleyen yıllar içerisinde etkisini kaybetmeye başladı mı? Geçenlerde sallandığımız anda kimi vatandaşların balkondan atladığını görünce korkunun içimizden hiçbir zaman çıkmayacağını düşünsem de acaba bütün bunlardan ders almaya devam ediyor muyuz konusunda çok net bir fikrim yok. Aslında felaketlerden bir ders almadığımız belli. Nedeni bu tür felaketleri daha önceleri şiddeti az da olsa yaşamamıza rağmen tedbir almayışımız.

İstanbul'un neredeyse her yerine dikilen binalar ne kadar sağlıklı? İstanbul bu kadar yükü kaldırabilecek kapasitede mi? Böyle olmadığı son felaketle görüldü. Koskoca kenti yönetenler ise faturayı neredeyse vatandaşa çıkaracaklar. İşi dönüp dolaştırıp spreye ve ozon tabakasına bağladığımıza göre demek ki tek suçlu onlar, demek ki ozon tabakasında oturanlar gelip Ayamama Deresi'nin etrafında yapılaşmaya izin verdiler. Spreyleri kullananlar da bu izni aldıktan sonra koşa koşa gidip Ayamama Deresi'nin yatağına evler, işyerleri, hatta alışveriş merkezleri diktiler. Dünyalılar da bunu göremedi. Öyle ya, sulu spreyse sorunlu aramaya gerek var mı? İstanbul'u yönetenler bilmezler mi İstanbul yedi tepe üzerinde kurulmuş dünyanın en güzel kentidir diye. Şimdi düşünün bakalım, bu evler ve diğer yerleşim birimleri o yedi tepenin etrafında gerçekleşseydi Ayamama Deresi taşar mıydı? Diğer yerlere ruhsat verilmeseydi İstanbul'un nüfusu bu kadar anormal artar mıydı? Nasıl ki insanların, araçların ve gökteki uçakların bir taşıma kapasitesi varsa şehirlerin de kaldırma kapasitesi vardır. Nasıl ki on tonluk kamyona kırk ton yüklerseniz kamyon cuf diye çökerse, beş milyon insanı kaldırabilecek kapasitedeki bir kente yirmi milyon insanı sığdırmaya kalkarsanız doğanın dengesini bozdunuz demektir. İşte o zaman Ayamama Deresi azar ve şelaleye dönerek yolunu bulur. Bunun da faturası orada yaşayan insanlar adına ağır olup bedelini can ve mallarıyla öderken kenti yöneten en üst düzey insanlardan biri de çıkar, faturayı sprey ve ozon tabakasına kesse mesele de ona göre açıklanmış ve suçlu da ilan edilmiş olur.

Geri izlemetrackback
Merhaba, yorum yazmak için oturum açınız

yorum yaz

Yorum yazmak için oturum açmanız gerekiyor.
Üye değilseniz, sadece bir dakikanızı ayırarak hemen üye olabilirsiniz.

Oturum açtıktan sonra bu sayfaya otomatik olarak yönlendirileceksiniz.