Farklı öncelikler ve Türkiye, yeniyi ararken eskiden kaybettiklerimiz

[-]Normal[+]

Türkiye'nin sürekli olarak farklı önceliklerinin olması, gündemin kafa karıştırma metodu gibi algılanmasına neden oluyor.

Cumhurbaşkanımız Sayın Gül'e göre Türkiye'nin öncelikli meselesi terör. İktidara göre 12 Eylül'de yapılacak olan referandum. Muhalefete göre işsizlik. Her ne kadar bu üç konu birbirinin tamamlayıcısı olarak gündemde ve öncelik sırasında ilk üç sırada, ama farklı yorumlarda yer alsa da devletin tepesinde en öncelikli konu ve sorun konusunda mutabakat olmaması Türkiye'yi güçlendirmez.

Şimdi 12 Eylül'de bir referandum yaşayacağız. İktidarın meclisten istediği çoğunlukla geçirememesi nedeniyle referanduma gitmek zorunda kaldığı, muhalefetin iptali için anayasa mahkemesine dava açtığı garip bir olay.

Anayasa mahkemesi kararının ne iktidarı, ne de muhalefeti memnun etmediği bir sonuçta, 12 Eylül'de halk oylaması yapılacak. İktidar her ne kadar bu anayasa maddelerinin Türkiye'yi daha da demokratikleştirceği konusunda meydanlara çıkacak olsa da, çağdaş ve gelişmiş ülkelerde olduğu gibi milletvekilliği dokunşulmazlığının sadece kürsü dokunulmazlığıyla sınırlandırılmaması ve böyle bir maddenin de bu paket içerisinde yer almaması nedeniyle daha çok demokrasi nasıl olmuş olacak, halka anlatmakta güçlük çekilmeyecek mi?

İşte muhalefette öncelikli olarak milletvekilli dokunulmazlığının bu pakette olmaması noktasından başlayarak, işin içerisine işsizliği de koyacak ve halkın karşısına öyle çıkacaklar. Nitekim, CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu'nun "Bu anayasa paketinde sizin cebinize giren bir şey var mı?" diye sorması muhalefetin, daha doğrusu ana muhalefetin genel stratejisinin de en önemli ip ucunu vermiş durumda. Bu referandumun bir başka özelliği de siyasi partilerinin Türkiye'yi karış karış gezecek olmasıdır.

Özellikle ana muhalefet sadece illeri değil, ilçeleri de gezerek neden "hayır" oyu isteyecek olmalarının gerekçelerini bizzat ve milletin karşısında anlatma çabasında. İktidarda başta Başbakan Erdoğan olmak üzere, Bakan ve Milletvekilleriyle Türkiye geneline yayılarak pakete destek isteyecekler. Ve yine görüyoruz ki, bu paket parlamentoda dahi mutabakat sağlamış değil. Öyle ki, MHP Başbakan'a kapıları daha randevu istenmeden kapattı. BDP referandumu boykot hesabı yapıyor. Diğer muhalefet partileri de "hayır" kampanyalarında.

Dolayısıyla bu sadece iktidar partisinin sürüklemiş olduğu bir oylama macerasına dönüşmüş olmayacak mı? Belki de AK Parti bu oylamayla ne kadar çok "evet" çıkartırsa, ardından gelecek olan genel seçimle de bunu oya tahvil mantığını güdebilir. Lakin, iş seçim ve geçime geldiğinde düşüncelerin mutlaka tersine doğru değişeceğini de hiç kimse göz ardı etmesin. Şimdi iktidar meydanlarda "Bu bir demokrasi paketidir" dediğinde ve karşıdan "Peki o zaman içinde neden milletvekilliği dokunulmazlığı yok" sorusu sorulduğunda, nasıl bir cevap verilecektir? Bunu da millet merakla bekliyor.

Yeniyi ararken eskiden kaybettiklerimiz...

Sürekli olarak yeniliklerden, ilerlemeden daha çok çağdaşlıktan ve daha çok demokrsiden dem vurur ve nutuklar atarız. Ancak ne zaman bir Ramazan gelse ki, artık gün saymaya başladık "Nerede o eski Ramazanlar" deyip dövünürüz. Ne zaman bir bayram arefesi yaşasak, içimiz her zaman olduğu gibi coşkuyla dolsa, yine dudaklarımızdan "Nerede o eski Bayramlar" sözü kendiliğinden dökülür.

Yeni tabii ki iyidir, ama eskiyi aratmadığı sürece. Eskinin kötülerini dahi bugün rahmetle ve sempatiyle anıyorsak, yenide çok şey bulduğumuz da söylenemez. Dün bir TV'de Erol Taş'ın filmi izliyorum. Her zamanki gibi kötü adam rollerinde. Ama onu bile oynarke, yüzünde farklı bir masumiyet ve samimiyet olduğunu hepimiz gördük. "Siz hiç hayatınızda kötü bir babacan adam gördünüz mü?" diye sorsanız, ben hemen "Erol Taş" diye cevap veririrm. Yine Ahmet Tarık Tekçe çok eskiler iyi bilirler, kötü adam rollerinin vazgeçilmez aktörlerinedn olmasına rağmen duruşundaki yiğitlik filmlere de yansır ve biz böyle kötü adamlara "can kurban" derdik.

Ama gerçek babacanlarda vardı tabii ki. Kadir Savun gibi. Biraz komik olanı Necdet Tosun gibi. En baba yiğit olanı Hulusi Kentmen gibi. Kabadayı'nın komiği Yılmaz Köksal gibi. En kötünün biraz vahşisi, ama yine neşelesi Danyal topatan gibi. İşte bunlar eskiye götürdü beni, Özgür Kıyat'ın olduğu gibi.

Bugün Malkoçoğlu gibisi geldi mi hiç beyaz perdeye? Narin ve kibar jön Engin Çağlar ile Edishun nerede? Onlar bir zerafet içerisinde sergiledikleri rolleri ile hala başımızın taçı değiller mi? Hele hele sinemanın sultanı Türkan Şoray. Harbi kızı Filiz Akın. Deli dolusu Fatma Girik. Mahsun güzeli Hülya Koçyiğit. Nerede, var mı bunlar gibisi? Yüzü bir bebek gibi, fiziği bir sütun gibi olan Selda Alkor yıllar sonra dahi hanım ağa rolleriyle çıkmadı mı karşımıza? Sinemanın her ne kadar sert erkeği olsa da, en içten aşıklarından Kadir İnanır'ı Türkan Şoray'la çevirdiği "Selviboylum al yazmalım" hala dillere destan ve aşk kokmuyor mu?

Geldi mi böylesine güzel bir senaryo ve öylesine güçlü bir oyuncular daha beyaz perdeye? Biz Vahi Öz, Öztürk Serengil gibi ustalara kıkır kıkır gülerken, ağızlarından tek bir küfürün çıktığını hiç duydunuz mu? Bugün Recep-i Vedik'ler küfür bombardımanıyla insanları nasıl güldürüyor ve nasıl seyirci ve hasılat rekorları kırdırıyor. Eskiyi çok iyi bilen bir film izleyecisi olarak şaşırmadan edemiyorum. Tarihi filmlerde Tarkan bugün bir kez daha tüm serileriyle yayınlansa, oynandığı salon veya TV ekranının karşısına geçer, hepsini büyük bir keyifle izlerim.

Hani nerede şimdi böylesine tarih kokan ve bize kim olduğumuzu hatırlatan yiğitlik dolu, biz dolu filmler? TV ekranlarında seyrettiklerimize bakın. Dallas'a dahi gölgede bırakacak kepazelikler. Bunlarla mı örnek olacağız yarının Türkiyesini bugün bizden teslim alacak olan gençlerimize? Evet yeni olalım diye çaba sarfederken, eskiye şöyle bir bakıp da ders almamışsak, yenilenelim derken yeniliriz, üstelik tuş olur gideriz.

Değirmenderespor...

Büyük bir keyifle Değirmenderespor'u izliyorum. Müthiş bir yönetim, özverili yöneticiler, işini çok seven bir teknik heyet ve sporu, yani futbolu gerçek amatör ruhla oynayan pırıl pırıl gençler.

Körfez'in incisi Değirmendere'de futbola farklı bir bakış ve büyük bir sempati getirdiler. Yönetiminden teknik heyetine, futbolcusundan taraftarına kadar bir spor adamı olarak kendilerini candan ve yürekten kutluyorum. Değirmenderespor yöneticilerinde benim Gölcükspor Kulübü Başkanlığı'ndaki heyecan ve arzumu görüyorum. Onları canı gönülden destekliyor ve gönüllerinden profesyonel ligin geçtiğini de duyuyorum. Sosyal ve kültürel alanda Türkiye'nin en gelişmiş beldelerinden biri olan Değirmendere'ye profesyonel lig de yakışır diyorum. Hiç kimse "Gölcükspor varken, ikinci bir takımı kaldırır mıyız?" falan demesin. Biliyoruz ki, bizim yarımız kadar ilçe olan Orhangazi ilçemizde iki profesyonel takım yıllarca mücadele etti. Sporu amatör ruhlara yapar, gençlere önem verir, Onları destekler, iyi çalıştırır ve iyi motive ederseniz, iki takım pek ala koskoca Gölcük'e yakışır. Değirmenderespor da artık Gölcük ilçesinin bir takımı olduğuna göre ve Gölcük Belediye Başkanı da Gölcükspor'a yardım yaptığını ve yapmaya da devam edeceğini ifade ettiğine göre o zaman bu yardımlar pek ala kutlu bir yolculuk azminde olan Değirmenderespor'a da yapılabilir.

Geri izlemetrackback
Merhaba, yorum yazmak için oturum açınız

yorum yaz

Yorum yazmak için oturum açmanız gerekiyor.
Üye değilseniz, sadece bir dakikanızı ayırarak hemen üye olabilirsiniz.

Oturum açtıktan sonra bu sayfaya otomatik olarak yönlendirileceksiniz.