Son haftalarda ülkemizde demokrasi ve laiklik adına çok da hoş olmayan şeyler yaşanıyor. Sırf karşı olmak, sivrilmek ve olay çıkartmak için gerçekten inanmadığımız hatta benimsemediğimiz bir çok fikrin peşinden gidiyoruz. Ekranlarda yer alan tartışmalar ve "mahalle baskısı" polemikleri de gösteriyor ki, konuşmayı ve fikir yürütmeyi de bilmiyoruz. Sesimizi her an yükselmeye, tıkandığımız ve söyleyecek bir şey bulamadığımız noktada ise hakaret ve küfür dağarcığımızı kullanmaya hazır oluyoruz. Tüm bunlar birbirimizi sevmememizden ve saymamamızdan kaynaklanıyor; en azından insan olarak...
Aramızdaki bağ, ilişkilerimizin boyutu, cinsiyetimiz ve yaşımız ne olursa olsun saygı duymalıyız birbirimize, özellikle de yaşama hakkımıza...Cumartesi günkü Posta gazetesinin 6 sütun manşeti beni dehşete düşürüyor. "Kıyamadı" diyor manşette ve ben merakla okuduğum haberde hem hayal kırıklığı hem de endişe yaşıyorum. Samsun'da yaşayan genç bir adam karısının kendisini aldattığından şüphe etmiş ve takibe başlamış. Bir gün karısını bir erkekle parkta el ele otururken yakalamış. Kocasını karşısında gören genç kadın korkuyla ırmağa atlayıp ölmek istemiş. Olayın gazeteye haber olmasına sebep bu yaşananlar değil, sebep; genç adamın karısını ırmaktan çıkartıp boğulmaktan kurtarması!
Bir insanın başına gelecek en tatsız olaylardan biri ihanete uğramaktır, gerçi bütün ihanetler sebepsiz ve haksız olmayabiliyor çoğu zaman. Neyse konuyu dağıtmayalım... Canınız ne kadar çok yanarsa yansın, içiniz ne kadar çok acırsa acısın çözüm yine kendinizde saklı. En büyük cezayı verin; "siz"siz bırakın, hatta daha da ileri gidin ve unutun. Ama can almak, işte orada durun. Suçu, yaşattığı ne olursa olsun hiçbirimizin bir hayatı sona erdirmeye hakkı yok. Bu çok normal ve kabul edilebilir bir şeymiş gibi, bir canı yaşatmayı ayakta alkışlamaya da... Şimdi bu genç adam karısını ırmağın içinde bıraksaydı, yüzme bilmeyen genç kadın, ki kendisi henüz 21 yaşındaymış, gözlerinin önünde ölseydi haklı mı olacaktı? Asıl o zaman sürmanşetten verip, en büyük puntolarla "Cani" yazmak gerekmeyecek miydi? Diyebilirsiniz ki, örnek olsun dedik, eleştirmedik... O zaman "Kıyamadı" demeyeceksiniz; yüceltmeyeceksiniz sevdiği kadının, karısının canını kurtardığı için o genç adamı...
"Kocasını aldattığı için ölmeyi hak ediyordu nasıl olsa, hem de kimse elini kana bulamadan kendi yapmış. Adam niye kurtardı ki" diyenlerdenseniz, utanıyorum sizinle aynı havayı soluduğum için. Ama yok, can almanın gerçekten ne demek olduğunu, bir insanın en büyük hakkının yaşama hakkı olduğunu, bu yazıyı niye yazdığımı, toplum olarak bazı davranışları ne kadar normal olarak kabul etmeye başladığımızı ve bunun için yaşadığım endişeyi anlayanlardansanız selam olsun size...
"Beyaz karayı, sinek yarayı, zengin parayı,
Yemek tuzu, rakı buzu, maymun muzu,
Ördek kazı, güzel nazı, aşık sazı sever...
Kuş darıyı, çiçek arıyı, erkek karıyı,
Ana çocuğu, çoban gocuğu, yumurta sucuğu,
Ocak közü, kirpik gözü, ozan sözü sever...
Garip sılayı, yiğit halayı, tencere kalayı,
Davul zurnayı, avcı turnayı, deve hurmayı,
Alın kelini, cömert elini, cimri dilini sever...
Çöl yağmuru, çizme çamuru, oklava hamuru,
Tembel yatmayı, geveze atmayı, pazarcı satmayı,
Şişe tıpayı, şarap kupayı, eşek sopayı sever...
Ebe bebeği, kahve dibeği, çengi göbeği,
Memur masayı, ermiş asayı, hakim yasayı,
Haylaz döveni, dalkavuk öveni, hergele söveni sever...
Sarhoş dostunu, ayı postunu, yaşlı bastonu,
Hatip lafı, suçlu affı, açıkgöz safı,
Orman çamı, kedi damı, işçi zammı sever... de
Sen kimi, neyi seversin?"
"Yanımdaki hamalla yola çıktık.
İhtiyardı. Kendinden büyük bir yük almıştı. Benim sırtımda ise birkaç bavul vardı sadece, onunkinin çeyreği... Diyordum ki içimden "Çok gitmeden kıvrılırsa titreyen bacakları, yüklenirim sırtındaki yükün yarısını!.." Nitekim çok geçmeden dedi ki:
"Mola vakti. Gel biraz dinlenelim!..."
"Ne molası", dedim ona hayretle. "Ben daha terlemedim!.." Sözüme aldırmadı. Durdu. Çöktü. Salarken yükünün ipini "Sen de dinlen hadi" dedi. Benim canım sıkılmıştı bu işe. Genç olduğumu, ondan kuvvetli olduğumu, bunun gibi bir bunakla yola çıkmamın ne büyük hata olduğunu düşünüyordum. O ihtiyar, bir bacağını azıcık uzatmış halde sessizce dinleniyorken, ben huzursuz bir şekilde ayakta dolanıyordum.
Bir saat kadar sonra yine durdu, oturdu, dinlendi. Ben kızgınlıkla dolandım etrafında... "Yükünü indirip sen de dinlen", demesine aldırmadım, ona daha çok kızdım...
Sonra yine durdu. Bana da "dinlenmemi" söyledi yine ama dinlenmedim. Yarım saat sonra "Dinlenelim mi" diye sordu, aksi aksi başımı salladım...
Kaçıncı molasıydı hatırlamıyorum, birden bire dizlerimin bağı çözüldü. Kafamın içinde uçuşan kara kara sinekler sustu, çöküp kaldım. Kayış kolumdan çıktı, sırtımdaki bavullar kaydı. Ne kadar zaman geçtiğini fark etmedim. Uyumuştum da uyandım mı, yoksa bayılmıştım da ayıldım mı anlamadım... Baktım kendi kocaman yükünün üzerine benim bavullarımı da bağlamıştı. Küçük tasına birazcık su koyup dudağıma dayadı, içtim. Sonra koluma girerek; "Hadi kalk" dedi, "Bana yaslan. Ağır ağır gider ve bir süre sonra gene dinleniriz." Dediğini yaptım.
Omzundan güç aldım, ama asıl anlattıkları iyi geldi bana. "Ben yılların hamalıyım" dedi, "Nice pehlivan yapılı adamlar gördüm. Çoğu, dinlenmek istemediklerinden yükleriyle birlikte kendilerini de toprağa serdi sonunda... Yolda gördüğümüz saçılmış kuru kemiklerin çoğu, anlattığım bu insanlara ait... Halbuki bir yükü "taşımak" bizim işimiz, "altında ezilmek" değil!.. Unutma ki bir yük, taşıdıkça ağırlaşır. Dinlenerek sen yükünü hafifletiyorsun! Belki günün birinde hamallığın şekli değişir. Belki o günleri ben göremem. Ama sen kavuşursan o zamanlara, aman ha, kafanın içinde de sakın yük taşıma... Akşamları bırak ve hafiflen... Sabah dinlenmiş olarak yeniden tekrar taşırsın yükünü. Bizim işimiz, bugünü yarına taşımak, bugünün altında yok olmak değil. Çünkü yarınlarda bizi bekleyenler var, taşıdıklarımızı bekleyenler..."
"... Bir erkeğin omzuna başımı koymayalı epey oldu. Kaldı ki başı dolu kadınlar erkeğin omzuna ağır gelir, bilirim. Açıkça söylemek gerekirse, omzunda ağlayabileceğim bir erkeğe ihtiyacım var şu sıralar. Bunca zaman sonra bir erkek bulmuşum, niye ağlamak için kullanayım ki o omuzu, lafın gelişi işte. Gene de yalnızlığın lükslerine bunca alıştıktan sonra, bir erkekle yeniden ortak bir hayat kurabilecek miyim, artık bundan pek emin değilim. Bunu hem hala çok istiyor, hem alabildiğine korkuyorum. ... "
Murathan MUNGAN - Yüksek Topuklar
Bu yazı Gündem bölümü’nde 01.10.2007 tarihinde yayınlandı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için tıklayınız
Etiketler:
hamal,
murathan mungan,
ders,
Yorum yazmak için oturum açmanız gerekiyor.
Üye değilseniz, sadece bir dakikanızı ayırarak hemen üye olabilirsiniz.