Hülya Koçyiğit'li, Türkan Şoray'lı, Filiz Akın'lı, Ekrem Bora'lı, Ayhan Işık'lı, Murat Soydan'lı Türk filmlerini getirin bir gözünüzün önüne... Yılar öncesinden siyah beyaz olanları ya da renkli sinemanın ilk örneklerini... Esas kızla esas oğlanın bin bir güçlükle kavuşabildiği mutlu sonları, ya da Aliye Rona ve Lale Belkıs'ın çabaları ile bir türlü birleşemeyen sevdalıları...
Nasıl, geliyor mu gözünüzün önüne çeşitli sahneler? Benim aklıma hemen, esas kızın kolları şifon volanlı bir gecelik sabahlık takımı ile kocaman bembeyaz yatakta gözleri yaşlı yattığı; esas oğlanın yatağın hemen kenarında elleri sevdiği kadının elinde, onu ne kadar çok sevdiğini ve onları ölümün bile ayıramayacağını söylediği duygusal bir görüntü geliyor. Esas kızın bir elinde kenarları dantelli bir mendil... Öksürüyor... Sevdasından ince hastalığa (!) tutulmuş... Ve kan tükürüyor...Bir dönem çekilen neredeyse bütün Türk filmlerinde vardı böyle bir sahne... Yaşam standartları nedeniyle veremin, tabir yerindeyse ince hastalığın oldukça yaygın olması, dönemin rejisörlerini de etkisi altına almış ve işte o bugün bile akıllarda yer eden görüntüler böyle doğmuştu...
Her ne kadar o dönemlerdeki gibi yaygın olmasa da, verem yani tüberküloz bugün de varlığını sürdürüyor. İnsan sağlığı için en tehlikeli hastalıklardan biri olan verem hastalığının aşısı ülkemizde ilk kez 22 Aralık 1952 tarihinde yapılmaya başlanmış. İçinde bulunduğumuz bu hafta, 2-9 Ocak tarihleri arasında Veremle Savaş Haftası'nı kutlayacağız.
Veremle savaşmak, kişilerin vereme yakalanmasını önlemek, hasta olanları sağlığa kavuşturmak amacı ile kurulan Verem Savaş Dernekleri, organize edecekleri etkinlikler ile halkı verem tehlikesine karşı uyararak, hastalanmamak içi neler yapılması ve nelerin yapılmaması konusunda bilgi verecekler.
Bu arada size konuyla ilgili küçük bir dip not iletmek isterim: verem aşısı, sağlık kuruluşları tarafından ücretsiz yapılmakta.
Ertelenen istekler ve ulaşamadığınız hedefleri gerçekleştirebileceğiniz bir yıl dileğiyle, keyifli haftalar...
Yazının ve hayata dair verdiği tiyoların güzelliğine bakar mısınız? Ne bileyim... Bir şeyler okuyordum, çıktı işte karşıma...
"... Otobüste yorgun argın eve dönerken, trafiğin ne kadar sıkışık olduğunu düşünmeyin; onu zaten biliyor, dahası yaşıyorsunuz. O sırada çöpten atlayan bir kediyi, pırıl pırıl yanan ışıkları ya da şapkası uçmasın diye uğraşan birini izleyin. Arka tarafta vara yoğa gülüp, kıkırdayan gençlerin, incir çekirdeğini doldurmayan konuşmalarını dinleyin kızmadan. Başlarında esen kavak yellerine gülümseyin. O gün biraz daha yavaş yürüyün evinizin yolunu. Yağmur yağıyorsa kapatın şemsiyenizi. Islanın! Makyajınız aksın ya da saçınızın jölesi... Ne olur ki?! Akan burnunuzu mantonuzun koluna silin ve ıslık çalın. Çalamadıysanız aklınızdan geçen şarkıyı "üflüüük, üflüüük..." diye söyleyin. Şaka yapın kendinize! Evde aynadan size bakan suratsıza(!) nanik yapın, dil çıkarın; sonra da yanağından bir makas alın ve şöyle deyin: "Hadi, neşelen biraz yahu, sıkıntıları yarın konuşuruz. Söz, yarın sana yardım edeceğim. Hatta istersen borç bile veririm!"
O akşam dizinizi kaçırın mesela! Onun yerine biriyle sohbet edin, çocuklarınızla, eşinizle, arkadaşlarınızla veya apartmandaki yaşlı teyze ya da amcayla. Uzaklardaki bir akrabaya/arkadaşa mektup yazın. Ama kâğıtlı kalemli mektup olsun, e- posta değil! Hani şu, "önce mahsus selam ederim..." neviinden bir mektup. Terliklerinizi ters giyin ve çocuklarınıza "nasıldı bakalım bugün okul? Ödevler bitti mi?" sorularını sormayın. Ama onlarla saklambaç oynayabilirsiniz, hatta evin içinde su savaşı bile yapabilirsiniz! Yemek yaparken mırıldandığınız şarkıya, komik sözler uydurup, daha yüksek sesle söyleyin..."
"Yok artık, daha neler!" mi dediniz? Niye? Bir kez olsun kendi sınırlarınızın ötesine geçmeyi, kontrollü yaşamaktan vazgeçmeyi, sırf kendinizi mutlu etmek adına içinizden geldiği gibi davranmayı denediniz mi?
Hadi, bu yıl yapalım! Kendimiz için, korkmadan, millet ne der diye düşünmeden, sırf biz istiyoruz diye yaşayalım zaman zaman, tüm çılgınlıkları...
Bu kez sizlerle içinizi sımsıcak ısıtacak, çok keyifli bir dostluk hikayesi paylaşıyorum... İçinde bulunduğumuz yeni yılın bu ilk haftasında daha çok sahip çıkın, daha çok vakit ayırın sevdiklerinize, dostlarınıza diye...
Ülkenin birinde iki gerçek dost yaşarmış. Birinin malı, ötekinin malı gibiymiş. Anlaşılan o ülkede dostluk, bambaşkaymış...
Bir gece ülkede herkes dalmış derin uykulara. Orada güneş battı mı, fırsat bu fırsat der, uykunun tadını çıkarırmış millet. Gece yarısı bizim dostlardan biri, fırlamış yatağından, koşmuş doğru dostunun evine. Uyandırmış hizmetçileri tatlı uykularından... Dostu, yukarıdan duymuş sesini. Hemen kaptığı gibi kılıcını, kesesini, koşmuş dostunun yanına...
"Hayrola!" demiş, merak içinde, soluk soluğa... "Sen, kolay kolay uyandırmazsın kimseyi, uykuyu da seversin üstelik. Kumarda kaybettiysen; al şu keseyi. Evini bastılarsa; işte buradayız ben ve kılıcım. Haydi gidip haklarından gelelim. Yalnız yatamaz mı oldun yoksa? Benim güzel cariyeyi al git öyleyse..."
"Yok a canım." demiş dostu... "Ne o, ne de bu. Rüyamda biraz düşünceli gördüm seni... Sakın başı dertte olmasın deyip koştum. Kusura bakma dostum!"
Gerçek bir dostu olmak ne güzel bir şey!
Derdini açmanı beklemez bile...
Kendi bulup söylemek ister, belki sen çekinirsin diye.
Sevdiği insanın üstüne titrer, bir düşten, bir hiçten nem kapar.
"... Biz ki sevdiğimiz adam uğruna mesleğinden vazgeçen, okulunu bırakıp uzak diyarlara giden gurbet gelinleri... Biz ki ailemizi ve en sevdiğimiz arkadaşlarımızı bir tarafa koyup sevdiğimiz adam için onları bile görmemeyi tercih eden küçük kız çocukları. Ne oldu, nasıl oldu da birbirimizden böyle ayrı düştük sevdiğimiz adamla? Nasıl oldu da bir sabah günaydını bu kadar uzak geldi bize? Nasıl oldu da bir anda hayret ettik, pişmanlıkla baktık geride bıraktığımız her bir güne? Nasıl özlemle andık geride bıraktığımız bütün dostlarımızı ve sırf onun için vazgeçtiğimiz hayatın her bir zerreciğini. ..."
İclal AYDIN - Hayat Güzeldir
Bu yazı Gündem bölümü’nde 02.01.2006 tarihinde yayınlandı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için tıklayınız
Etiketler:
verem,
hikaye,
iclal aydın,
Yorum yazmak için oturum açmanız gerekiyor.
Üye değilseniz, sadece bir dakikanızı ayırarak hemen üye olabilirsiniz.