Öyle bir çağın içinden geçiyoruz ki, sanki insanlığın yüzyıllara yayılacak yükü tek bir neslin omuzlarına yığılmış gibi. 99 Marmara depremiyle yerin altındaki kırılganlığı, pandemiyle havadaki görünmez tehdidi gördük; ardından art arda gelen depremler, ekonomik krizler, siyasi çalkantılar derken nefes almak bile lüks gibi gelmeye başladı. Bir yanda kendi içimizde verdiğimiz hayat mücadelesi, diğer yanda dünyanın dört bir yanından yükselen savaş, gerilim ve belirsizlik haberleri… Sanki hiçbirimiz doğrudan içinde olmasak bile, hepimiz bu büyük hikâyenin yan karakterleri gibi titriyoruz. Her yeni gün, "Acaba daha neler olacak?" diye sormadan geçmiyor.
Bugün herkesin dilinde aynı cümle: "Üçüncü Dünya Savaşı mı geliyor?" Belki de bu sorunun kendisi, cevabından daha ürkütücü. Çünkü artık savaş denilince akla yalnızca tanklar, tüfekler, bombalar gelmiyor; dolar kuru, enerji hatları, gıda zincirleri, dijital saldırılar da yeni çağın silahları hâline geldi. Bir ülkenin sınırlarına girmeden, insanların kalbine korku, sofralarına yokluk, ceplerine boşluk ekebilen görünmez savaşlardayız. Ne toplu tüfek sesleri duyuluyor ne de sirenler çalıyor çoğu zaman; ama bir bakıyorsun, bir gecede hayat pahalılığı, bir ayda işsizlik, birkaç yılda toplumsal huzur darmadağın olabiliyor.
Tam da bu nedenle, Türkiye'nin konumu ve yaşadıkları, bu büyük resimde ayrı bir anlam taşıyor. Depremlerle sınandık, pandemide nefesimiz kesildi, ekonomik dalgalanmalarla yorulduk; bunun yanında bölgemizdeki savaşlar, darbeler, krizler, komşu ülkelerdeki çalkantılar ister istemez bize de dokundu. Bir yandan içeride adalet, refah ve istikrar ararken; diğer yandan dışarıdan gelen baskı, tehdit, manipülasyonlarla baş etmek zorunda kaldık. Başbakanların, liderlerin üzerinde oynanan oyunlar, İran'da yaşanan gerilimler, dünyadaki kutuplaşmalar; hepsi, "Bu işin sonu nereye varacak?" sorusunu daha da ağırlaştırıyor. Herkes bunu yüksek sesle söylemese de içten içe bu endişeyi taşıyor.
Yine de tüm bu karanlık tabloya rağmen, bu toprakların asırlardır taşıdığı bir gerçek var: Türkiye sadece bir ülke değil, tarih boyunca defalarca yıkılıp yeniden ayağa kalkmış bir hafıza, bir direnç, bir irade. Bu yüzden "Türkiye'ye askeri müdahale olur mu?" sorusu, teknik bir ihtimalden çok, ruhen reddedilen bir düşünce aslında. Çünkü bu millet, işgal görmüş, darbe görmüş, yokluk görmüş; ama hiçbirini itirazsız kabul etmemiş bir millet. Elbette dünyadaki güç dengeleri, ekonomik baskılar, ambargolar, finansal operasyonlar gibi görünmeyen saldırılarla sarsılmaya çalışılabiliriz; elbette cüzdanlarımız, sofralarımız, umutlarımız sınanabilir. Fakat mesele şu ki, bu ülkenin hafızasında teslimiyet yok; ne toprağından ne onurundan ne de bağımsızlığından kolay kolay vazgeçmeyen bir karakter var.
Belki de tam bu nedenle, bugün en çok ihtiyacımız olan şey, korkuya teslim olmayan bir bilinç ve umutsuzluğa yenilmeyen bir dayanışma. Dünyanın nereye gittiğini tek başımıza değiştiremeyiz, üçüncü bir dünya savaşını önleyemeyiz belki; ama kendi ülkemizin içinde daha adil bir düzen için ses olabilir, ekonomide üreten bir toplum için çaba gösterebilir, felaketler karşısında kenetlenen bir halk olmaya devam edebiliriz. Bizi asıl güçlü yapan, tanklarımızın sayısı, ekonomimizin büyüklüğü değil; her sarsıntıdan sonra birbirinin elini tutup kaldıran, "Bu da geçer" derken boş teselli değil, tarihten gelen bir hakikati hatırlayan bir millet oluşumuz. Fırtınanın ortasında kalmış olsak da, unutmamamız gereken tek şey şu: Biz, ne ilk kez imtihan veriyoruz ne de son kez. Ve her seferinde olduğu gibi, bu kez de ayağa kalkma ihtimalimiz, yıkılma ihtimalimizden daha büyük.
Kalın Sağlıcakla
*Vecdi ŞENEMRE