Emekli maaşlarına yapılan her yeni zam açıklandıktan sonra, rakamlar ekrana düşüyor, cümleler değişiyor ama hayat değişmiyor. Yüzdelikler, oranlar, ek zamlar… Hepsi kâğıt üzerinde anlamlı; mutfağa girince buhar olup uçuyor. Bir emekli maaşının asgari ücretle neredeyse başa baş, ev kirasının bile gerisinde kalması, aslında tek cümlede bütün tabloyu özetliyor: Bu ülkede yıllarca çalışmanın, üretmenin, vergi ödemenin karşılığı, ayın sonunu getiremeyen bir “teşekkür belgesi”ne dönüştü.
Açlık sınırının 45 bin TL’yi bulduğu bir dönemde, en düşük emekli maaşının 20 bin TL’de kalması, sadece bir ekonomik veri değil; insana “Sen artık ikinci plana düştün.” demenin kibarca söylenmiş hâli. Ülke nüfusunun yarısından fazlası asgari ücretle çalışıyor, emekli sayısı zaten yüksek. Yani ülkenin omurgasını taşıyan kesim, bugün ayakta kalmak için borçla, krediyle, kısarak, vazgeçerek yaşamaya çalışıyor. Bu kadar geniş bir kitlenin nefesi kesilmişken, ekonominin canlanmasını beklemek, susuz toprağın kendiliğinden çiçek açmasını beklemek gibi.
Avrupa’daki emekliler, ömür boyu çalışmanın karşılığını, dünyayı gezerek, torunlarına anı biriktirerek alırken; bizim emeklimiz, manav tezgâhında “Yarım kilo alabilir miyim?” pazarlığı yapıyor. Bir yanda seyahat valizleri, bir yanda pazar filesi… Aynı kelimeyle anılıyorlar: emekli. Ama hayatları, hayalleri, standartları birbirine bu kadar mı uzak olur? İnsan ister istemez, “Biz nerede yanlış yaptık?” diye sormadan edemiyor.
Bugün sokaklarda yükselen itirazlar, meydanlarda yankılanan sözler, muhalefet kürsülerinden dile gelen eleştiriler… Evet, belki şimdilik sonuç alınamıyor gibi görünüyor. Belki her zam döneminde olduğu gibi, bu kez de tabeladaki rakamlar değişecek, ama mutfaktaki yangın sönmeyecek. Oysa artık kuru bir “zam” değil, seyyanen, insanca, onurlu bir yaşamı hedefleyen köklü bir düzenleme gerekiyor. Emeklinin, çalışanın, asgari ücretlinin “Hayatım sadece hayatta kalmaktan ibaret olmasın.” deme hakkı var.
“Dibe vurmadan yüzeye çıkılmaz.” diyorsun ya… Belki de en acı tarafı, gerçekten dibe vurup vurmadığımızı bile bilememek. Eğer burası dipse, evet, umut var; yavaş yavaş da olsa su yüzüne çıkacağız. Ama deniz hâlâ derinleşiyorsa, o zaman yüzeye çıkmak için sadece zam değil, zihniyet değişikliği gerekecek. Yine de insanız, elimizdeki son lüksü bile kimse alamıyor: Umut etmeyi. Belki bir gün, bizim emeklilerimiz de ekmek kuyruğundan çıkıp, bavul hazırlayacak. O gün gelene kadar, yaşamak da direnmek de aynı anlama gelecek.
Kalın sağlıcakla