Emekli maaşlarına yapılan son zamların ardından yükselen itirazlar artık sıradan bir rahatsızlık ifadesi olmaktan çıktı; bu ses, toplumun vicdanından yükselen ciddi bir uyarı niteliği taşıyor. Emeklilerin itirazını “alışılmış zam tepkisi” gibi görmezden gelmek, hem ekonomik gerçeklere hem de toplumsal psikolojiye gözleri kapamak anlamına geliyor. Çünkü bugün konuşulan mesele, sadece rakamlardan ibaret değil; insan onuruyla, yıllarca verilen emeğin karşılığının adilce alınıp alınmadığıyla doğrudan ilgili.
En düşük emekli maaşının 20.000 TL’ye çıkarılması dahi, ilk bakışta önemli gibi görünse de, derinleşen hayat pahalılığı karşısında çok şeyi değiştirmiyor. Zira emeklilerin itirazı sadece “miktara” değil, “adil paylaşıma” dair. Bugün doğalgaza, elektriğe, suya ve temel tüketim maddelerine gelen zamların oranı, açıklanan maaş artışlarını çoktan sollamış durumda. Raf fiyatları her hafta, hatta bazı ürünlerde neredeyse her gün değişirken; %12–%18 bandındaki resmi artış oranları, mutfaktaki yangını tarif etmekten uzak kalıyor. Emekli, pazar filesine bakarak bu tablonun gerçek yüzünü çok net görüyor.
Bu ekonomik sıkışmışlığın en acı tarafı ise, duygusal yaralar açması. Torununa karne hediyesi alamayan, harçlığını gönlünce veremeyen babaanne ve anneannelerin içindeki burukluk, sadece ekonomik değil, manevi bir yoksunluk. Yıllarca çalışmış, üretmiş, vergi vermiş, bu ülkenin büyümesine katkı sağlamış insanların; torunlarının sevincine ortak olamaması, toplumun hafızasında derin bir yara bırakıyor. Evinde doğalgazı açmaya çekinen, yüksek fatura gelmesin diye kat kat giyinerek ısınmaya çalışan emeklinin hali ise, istatistik tablolara sığmayacak kadar ağır ve sarsıcı.
Yıllardır tekrarlanan “Emeklimizi, çalışanımızı enflasyona ezdirmeyeceğiz” cümlesinin, sahadaki karşılığını ölçme yetkisi artık sadece vatandaşa ait. Çünkü gerçek enflasyon; markette kasada, eczanede ilacın fiyatında, kiralarda, faturaların üst köşesindeki toplam tutarda kendini gösteriyor. Alım gücünün her gün biraz daha eridiği bir ülkede, ekonominin de yavaşlaması, çarkların ağır dönmesi elbette şaşırtıcı değil. İnsanlar, gıda dışı harcamalarını erteledikçe; tekstilden beyaz eşyaya, küçük esnaftan hizmet sektörüne kadar her alanda daralma kendini daha belirgin hissettiriyor.
Bugün yaşadığımız tablo, sadece bugünün politik tercihleriyle değil, yarının toplumsal huzuruyla da doğrudan bağlantılı. Emekli, bu ülkenin hafızasıdır; onu görmezden gelmek, aslında geçmişi yok saymaktır. Emeklinin sofrası dolu değilse, torununa verilecek harçlık yoksa, evinde doğalgaz yanmıyorsa; o ülkede istatistikler ne kadar süslenirse süslensin, gerçek refahtan söz edilemez. Bu nedenle, yükselen emekli sesini duymak, sadece bir ekonomik zorunluluk değil; vicdani, ahlaki ve insani bir mecburiyettir. Çünkü toplumun en kırılgan halkası güçlenmeden, hiçbir ekonomik başarı hikâyesi tamamlanmış sayılmaz.
Kalın sağlıcakla

